BİLİNMEYEN BİR YOLDA

Üst üste yaşanan felaketler Max Weber’in formüle ettiği modernite ile bunun kavramsal öncüllerinin sorgulanmasını getirmişti gündeme. Weberci anlamda modernite, Orta Çağları izleyen aklın önceliğindeki tarihsel dönemi ifade ediyor, Aydınlanma düşüncesiyle ilerlemeci tarih anlayışı bu dönemin kavramsal öncüllerini oluşturuyordu. Modernist yaklaşım insanın, aklını ve bilimi kullanarak evrene egemen olacağına, bunun bir parçası olan toplumu da, rasyonel biçimde düzenleyeceğine inanıyordu. Oysa 20. Yüzyılın sahnesi bu mutlu sona fırsat tanımamış, perdenin açılmasıyla birlikte roller ve replik olan bitene taban tabana ters düşmüştü. İnsanoğlunun akıl ve bilim ile biçimlendirdiği dünya için yazılmış epik eser adeta kara mizaha dönüşmüştü. Ortaya çıkan durumu açıklayabilmek yeni kavramsal modelleri gerektiriyordu. Durum o kadar vahimdi ki, modernizmin mevcut öncüllerini gözden geçirerek buna uyarlamak çare görünmüyordu. 20. Yüzyılın perdesi, ucu açık bir senaryo, sıradanlaştırılmış roller ve kısa repliklerle oynanan yeni tür bir oyunla kapanacaktı; geçmişin coşku dolu büyük anlatılarına bunda yer yoktu.

Max Weber on June 14 1920

MAX WEBER ÖLÜM DÖŞEĞİNDE (1920)

Modernizmin yazgısı konusunda daha Büyük Savaş sırasında farklı sesler duyulmaya başlamış, hümanist değerlerin çöküşüyle birlikte yeni bir döneme, post-moderne geçildiği savları öne sürülür olmuştu. 20. Yüzyılın ikinci yarısında toplum bilimleri terminolojisinin en popüler sözcüklerinden biri olacak olan post-modern bu tarihlerde kullanıma alındı. Post-modern, modernin aşıldığı farklı bir durumu ifade ediyordu, ama bu durumun aşılana oranla daha mı iyi, yoksa daha mı kötü olduğu belli değildi. Gündeme alındığı dönemin karamsar ruh hali içinde post-modern kavramı başlangıçta kötüye gidişin izahında kullanıldı. Post-modern dönem bir savaşlar, devrimler ve karmaşa dönemi olarak belirlenmişti ve Modern Çağın yıkılışını simgeliyordu.

Stuck: Wilde Jagd (1889)

FRANZ VON STUCK: SÜREK AVI (1889)

Kruger I shop therefore I am (1987)

BARBARA KRUGER (1987)

Yüzyılın yarısına varıldığında esas olan hala bu türden karamsar tanımlamalardı. Kapitalizmin dünyayı yeniden bütünleştirmesiyle oluşan kitlesel kültür ve bu kültürün yarattığı her yanı mallarla sarılı post-modern insan modelleri bu tarihlerde geliştirilmeye başlandı. Ama farklı görüşte olanlar da vardı. Örneğin, Peter Drucker post-modern sözcüğünü olumlu anlamda kullanıyor; tarihin bu yeni aşamasında ileri sanayi ülkelerinin bilgi ve öğretimin olağanüstü yaygınlaştığı bir post-modern dünyaya doğru yol aldıklarını düşünüyordu: Geriliğin, yoksulluğun ve cehaletin tarihe karıştığı yeni bir dünyaya doğru.

Bugün post-modern sözcüğü geçmişinden gelen bu farklı anlamlandırmaların aydınlık ve karanlık renklerini içinde taşımaktadır. Post-modern söylemiyle tanımlanmaya çalışılan dünya da, ideolojik açıdan farklı eğilimlerin yeknesaklık göstermeyen yorumlarından oluşmakta; Marksist, liberal ve muhafazakar eğilimlerin temsilcileri birbirinden oldukça farklı, hatta zaman zaman karşıt sayılabilecek yorumların ardında dağınık biçimde yer almaktadırlar. Post-modern söylemin leitmotivi ise modernizmin değerlerine, estetik anlayışına, hatta bilgi kuramıyla bilimsel yöntemine karşı duyulan kuşkudur.

İster modernizmin aşılması, ister bunun radikalleşmesi şeklinde algılansın, 20. Yüzyılın ikinci yarısında biçimlenen dünya gerçekten de eskisinden oldukça farklıdır. Bir kere bu dünya Avrupa merkezli değildir; modernizmin beş yüz yıllık öyküsünün tartışma götürmez merkezi olan Avrupa bu konumunu şimdi Amerika’ya devretmiş durumdadır. Mevcut Amerikan egemenliği de, yalnız ekonomik ve siyasal değil, aynı zamanda da kültüreldir.

Goodman: Free Fall (1988)

GOODMAN: SERBEST DÜŞME (1988)

İkinci olarak, yeryüzünün bütünü şimdi her zamankinden daha fazla olarak tek bir operasyonel birim haline gelmiştir. Küreselleşme olarak adlandırılan bu süreç boyunca kamu kurumları ile kolektif insan davranışları arasında baş gösteren gerilim, yeniden biçimlenen dünyanın temel karakteristiğini oluşturmuştur.

Yüzyıl sonunun üçüncü özelliği ise, eski toplumsal ilişki modellerinin dağılması ve kuşaklar arası bağlantıların kopmasıyla mutlak bir bireyciliğin ön plana çıkmasıdır. Böylece toplum, haz arayan ben merkezli bireylerin bağlantısız birlikteliği ile şekillenen yeni bir görünüm kazanmıştır.

Fischl: Inside out (1982)

FISCHL: TERS YÜZ (1982)

Modern insanın 20. Yüzyılda yaşadığı iktisadi, siyasi ve kültürel deneyimler yüzyıl sonunda onu 19. Yüzyıldaki atalarından farklı bir değerler sistemine taşımıştır. Ayrıca o, bu yolda kendisini eğiten barbar çağdaşlarıyla olan rahatsızlık verici bağları kopartmaya çalışmakta, geliştirdiği teknolojilerin kendisine bu yolda önemli fırsatlar yarattığını düşünmektedir. Onu anlamanın yolu da, modern insanın 20. Yüzyılın üç farklı evresinde yaşadığı değişik deneyimlerin etkilerini kavramaktan geçer.

Bu deneyimlerin başta geleni yüzyılın ilk yarısında karşılaşılan felaketlerin yarattığı gerilimdir. Söz konusu gerilim yüzyıl sonu toplumunun siyasal, etik, sanatsal ve düşünsel ortamını derinden etkilemiştir.

Yüzyılın ortasından 1970lere uzanan üçüncü çeyrek ise mutlu bir öyküyü yazar. Aslında bu dönem de bir savaş ve devrim dönemidir, ama bu kez savaş bir soğuk savaş, devrim de bir kültür devrimidir. Dönem boyunca uygulanan Keynesçi iktisat politikalarıyla sağlanan tam istihdam ve yüksek gelir düzeyi, sürdürülebilir bir refah devleti modeline duyulan ortak güvenin temelini oluşturmuş; bu sayede de üretimi arttıran, dış ticareti geliştiren, sanayileşmeyi hızlandıran, tam istihdamı sağlayan bir dünya için örgütlü işçi hareketleriyle işbirliğine gidilmesinin yolu açılmıştır. Altın Yılların altınlığı, refah devleti üzerinde sağlanan bu mutabakatın sonucudur. Bu dönemde dünya ekonomisi hızla büyüyecek, dünya mal ticareti dört kat, imalat sanayi ürünlerinin uluslararası ticareti de on kat artacaktır. Ulusal sınırların ötesine geçen, dolayısıyla devlet ideolojisinin kapsama alanı dışına taşan, tek ve giderek bütünleşen bir dünya ekonomisinin temelleri de bu dönemde atılmıştır.

Yüzyıl sonu küreselleşmesinin teknolojik zemini Altın Yıllar ’da oluşmaya başlamış; entegre devreler icat edilmiş, iletişim teknolojisinin gelişimi ivme kazanmıştır. Dönemin teknolojisi gündelik hayatı da bütünüyle dönüştürecektir. Altın Yıllar boyunca gençlik adeta bağımsız bir toplumsal ajan konumunu elde edecek, kadın hakları ve cinsel özgürlüklerle birlikte geleneksel din ve aile bağları zayıflayacak, kentleşme ve tarımsal nüfustaki azalma sonucu toplumsal yapı değişecek, televizyonun icadıyla birlikte kitle kültürünün egemenliği giderek artacaktır. Ve Kültürel Devrim tarihte bilinen en büyük, en hızlı ve en temel dönüşümün olağanüstü ölçeğini gözler önüne serecektir.

Altın Çağın sonunu getiren, refah devleti modelinin iflası olmuştur. Sınırlı kamu gelirleriyle sınırsız kamu harcamaları arasında var olan ama görmezden gelinen karşıtlık, modelin sürdürülebilirliğinin temel çelişkisidir. 1960lı yılların sonuna dek bunu mümkün kılan, bu konuda sağlanmış toplumsal mutabakattır. 68 olaylarıyla birlikte bu mutabakatın sona ermesi de sonun başlangıcını oluşturmuştur. Durumda ortaya çıkan köklü değişikliğe rağmen Keynesçi politikaları uygulama konusundaki kararlılık bir süre daha devam edecek, ama bunlar 1970lerin iktisadi bunalımlarına deva olamayacaktır. Kapitalizm üst üste gelen krizlerden yeniden yapılanarak çıktığında, insanlar da farklı bir dünyada yaşadıklarının ayırtına varacaklardır.

Garabedian: Illiad, Trojan Atrocity (198x)

GARABEDIAN: İLYADA TRUVA GADDARLIĞI

20. Yüzyıl farklı bir dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel ilişkiler ortamında son bulmuştur; eldeki haritaların göstermediği, bu nedenle de, nereye vardığı bilinemeyen bir yolun başlangıcında.