TANRI EN ESKİ YALANIMIZDIR

Mevcut uygarlığın Spengler’de yarattığı ruh hali umutsuzluktu, Wilde’da yarattığı iç sıkıntısı, Nietzsche’de yarattığı ise nefret. Tanrı’nın bir yalan, ruhun ölümsüzlüğünün de bir safsata olduğu konusunda Arthur Schopenhauer ile aynı kanıda olan Nietzsche, gene onun gibi, yaşamın, irade denen akıl-dışı bir gücün yönetiminde acı çekerek geçen anlamsız bir iş olduğunu düşünüyordu. Yaklaşık iki bin yıldır Hristiyan değerler sistemi bunu gözlerden saklamıştı. Ama şimdi, yolun sonu göründüğünden, Avrupalının da bu gerçekle yüzleşmesi kaçınılmaz hale gelmişti. İnsanların bireysel yaşamlarında hiçbir amaç ve anlamı kalmamış olan dini değerlere hala inanıyormuş gibi yapanlar, samimi olamazlardı.

Dinin görevini devralma gayretindeki bilim, akıl ve ilerlemeye tapma gibi Aydınlanma putlarının da aslında din kadar boş ve anlamsız oldukları anlaşıldığında, insanlık korkunç bir karamsarlığa düşecek; nihilizmin derin uçurumundan kendisini kurtaracak çözümü bulamazsa eğer, barbarlığın karanlığına geri yuvarlanacaktı.

İşte bu ana tema ile Nietzsche elinde çekiç felsefe yaptı. Tanrı’nın ölümünü ilan etmenin ötesinde, Aydınlanmanın tüm ikonalarını da kırıp döktü.

Friedrich Nietzsche German Philosopher

FRIEDRICH WILHELM NIETZSCHE

Katı Lutherci bir din adamının oğlu olan Friedrich Wilhelm Nietzsche, 1844 yılında Leipzig yakınlarındaki Röcken kasabasında doğdu. Babasını çok küçükken kaybetmesi sonucu annesi ve kız kardeşleri ile büyüdü. Çevresindekilerin başlıca zevki, ona İncil okutmaktı. O kadar güzel okuyordu ki, dinleyenleri ağlatıyordu. Okuldaki hocası da, geleceğin bu büyük ateistine, ‘küçük rahip’ lakabını takmıştı. Erken gençlik yıllarında Nietzsche, dil konusunda büyük bir beceri sergiledi, müzik yeteneğini de beste yapabilecek boyuta kadar geliştirdi. 18 yaşında, önce Bonn, sonra da Leipzig Üniversitesinde okudu. Üniversiteye başladığında, klasik metinlerin etkisinde, dine olan inancını yitirdi ve teolojiyi bırakıp filolojiye yöneldi. Bu yol da onu, akademik hayatta ender görülen bir başarıya, yirmi dört yaşında Basel Üniversitesi klasik filoloji kürsüsü profesörlüğüne vardırdı. 1870 Fransa-Prusya savaşında gözleri iyi görmediği için cephede değil, askeri bir hastanede görevlendirilecek, kendisini zaman içinde tüketecek olan frengiye de bu hastanede yakalanacaktı.

NIETZSCHE: BİR YILBAŞI GECESİ YANKISI (1875)

Nietzsche’nin yaşamı, Schopenhauer’in 1818’de yayınlanmış İrade ve Tasarım Olarak Evren adlı yapıtını okumasının ardından köklü bir değişim geçirdi. Bu yapıt, ateizmini doğrulayıp desteklemiş, düşüncelerini de tutarlı bir dünya görüşü biçiminde sistemleştirmesine olanak tanımıştı. Schopenhauer, evreni bir irade olarak tasavvur ediyordu. Ona göre irade ile beden ayrı şeyler değil, bir ve aynı şeydi. Beden, nesnelleşmiş iradeydi ve bu, onun her davranışı için böyleydi. Bedenin parçaları bile bu şekilde beliren iradeye denk düşüyor, isteğin farklı ifadelerini nesnelleştiriyorlardı: Dişler, boğaz, mide ve bağırsaklar, nesnelleşmiş açlıktı; cinsel organlar nesnelleşmiş cinsel arzu; sinir sistemi de, isteğin iç ve dış anteni. İnsan bedeninin isteğin ifadesi olması gibi, bedenin yapısı da, kişiye göre değişime uğramış isteğin, yani kişinin karakterinin ifadesiydi. Dünya bir istek olunca da, bunun bir ıstırap dünyası olması kaçınılmazdı. Her cins, bir diğeriyle varlığı, yeri ve zamanı için savaşıyordu ve yaşam belirtisi olan her yer ve her şeyde bu böyleydi.

Nietzsche, Schopenhauer’in kitabı okuduğunda “dünya,” demişti, “hayatını gördüğüm bir ayna oldu ve doğam, korkunç bir azametle çıktı ortaya. Bana, Schopenhauer ile konuşuyormuşum gibi geldi. Onun duymuş olduğu heyecanı duydum ve onu karşımda görür gibi oldum. Her satırı feragat, inkar ve tevekkül diye haykırıyordu.”

Schopenhauer aradığı mutluluk veya huzuru, irade ve isteklerden kurtulmakta, yani, feragat, inkar ve tevekkülde bulmuştu. İzleyen yıllarda Nietzsche onun bu görüşünden uzaklaşacak, irade isteğine öncelik vererek yeni bir değerler dizisi oluşturacak ve bununla da, mutlu bir dünya yaratabileceğine inanacaktı. Ne de olsa, Schopenhauer, Napoleon’un yenilgisiyle düş kırıklığına uğramış bir dünyanın karamsar felsefesini yazmıştı; oysa Nietzsche, çağdaşı Bismark’ın etkisinde, doğan Alman İmparatorluğunun alevi olacaktı.

Kişi olarak bir insanın neler yapmaya kadir olduğunu kanıtlayan Napoleon’un beklenmedik yenilgisi, Batı dünyasında geniş yankılar uyandırmıştı. Napoleon, mağrur 19. Yüzyılın önde gelen sembolüydü. Weimar’ın boyun eğmeyen başı Goethe bile, onun kişiliğinde, bağımsızlık ve iradenin en büyük temsilcisini selamlamıştı. Waterloo yenilgisi ise, Napoleon’un da, tüm ölümlüler gibi, kaderin bir oyuncağı olduğu yolundaki düşünceyi doğrulamaktan başka bir işe yaramadı.

Arthur Schopenhauer German Philosopher

ARTHUR SCHOPENHAUER

Nietzsche’nin çağdaşı Bismark da Napoleon’u andırıyordu. Alman İmparatorluğunun kurucusu “milletler arasında altruizm yoktur”, diyordu, “anlaşmazlıklar oy veya lafla değil, kan ve demirle çözülür.” Nietzsche’nin yetiştiği ortam işte bu karmaşık ve birbirine karşıt olay ve düşünceler tarafından şekillendirilmişti. Yapıtlarının çelişkilerle dolu olmasının bir nedeni de yetiştiği bu ortam oldu.

Ana hatları itibariyle Nietzsche’nin felsefesi, anti-materyalist ve İsa-karşıtıdır. Merkantilist ve fizyokratik inançlara, burjuvaziye ve burjuva niteliklerine düşmandır. Onun felsefesi görünürde karşıt, ama gerçekte birbirini tamamlayan fikir ve unsurların, okuyana şaşkınlık veren bir bileşimidir. Acıma, iyilik, başkalarına faydalı olma gibi değerler üzerinde duran hocası Schopenhauer’den ayrılarak, Darwin ve Ansiklopedistlerin yolunda yürüyecek ve insanın yaşam kavgasında vicdanlı olmaya değil, güçlü olmaya, başkalarına faydalı olmaya değil, zekaya muhtaç olduğunu ileri sürecekti. Anlaşmazlıkların çözümünde temel unsurun adalet değil, güç; hedefin de kitle değil, kişi olduğu kanısındaydı.

“Var olmak ya da olmamaktan hangisinin benim için daha iyi olacağını hiçbir zaman bilmeyeceğim,” diyordu Nietzsche, “ama madem ki varım, hayatın içimde olduğu kadar, dışımda da olabildiğince taşkın, sıcak ve debdebeli olmasını isterim. Bu nedenle yaşamı benim için daha iyi, daha elverişli, daha yeğin yapan her şeye ‘evet’ diyeceğim. Eğer bana mevcut ahlakın kötü olarak bellettiği sertlik, zulüm, hile, küstahlık, kavgacılık gibi içgüdülerin insan yaşamını çoğaltacak nitelikte oldukları kanıtlanırsa, kötülük ve günaha da ‘evet’ diyeceğim. Eğer ıstırabın da zevk kadar insanoğlunun yükselip gelişmesine yaradığı kanıtlanırsa, ıstıraba da ‘evet’ diyeceğim. Ancak insanın yaşam enerjisini azaltacak olan her şeye ‘hayır’ diyeceğim. Ve eğer gerçeğin, erdemin, iyiliğin, kısacası insanların bugüne dek takdis ettikleri ve saydıkları değerlerin yaşam için zararlı olduklarını anlarsam, bilgi ve ahlaka ‘hayır’ diyeceğim. Gelenek, görenek ve ahlakın faaliyetlerimize karşı koyduğu bütün engel, hurafe ve saçma sapan inanışlardan kendisini kurtaran ve tüm gücü ile gelişip kudretini arttıran adam, bir efendi ahlakı yaratmasını bilmiştir, işte üst-insan (Übermensch) budur. Tarihin görevi de üst-insanı yaratmaktır.”

Friedrich Caspar David Wanderer in the Mists 1818 German Romanticism Painter

CASPAR FRIEDRICH: SİSTEKİ GEZGİN (1818)

Jacques Louis David Napoleon Bonaparte 1800 French Painter

DAVID: LOUIS NAPOLEON (1800)

Nietzsche’ye göre Hristiyanlık, nihilizm, rasyonalizm, görev duygusu, ahlak, demokrasi ve sosyalizm çöküş belirtileridir. Fakirleşen ve sönen bir dünyanın hastalıklarıdır. Onun yapıtı işte bu gidişi durdurma yolunda güçlü bir gayrettir: Değer putlarını yıkmak, hayatı, aslına ve mükemmelliğine ulaştıracak olan güç iradesini ön plana alarak yeni bir değerler dizisi yaratmak.

Nietzsche’nin karşıt fikirlerin zengin bileşimi olan yapıtı, irade, içgüdülerin önemi ve üst-insan savlarıyla son tahlilde hala Schopenhauer’in etkisindedir. Schopenhauer’den ayrıldığı noktalar ise, yeni bir değerler dizisi oluşturarak, kötü diye nitelenen içgüdülerimizle de mutlu olabileceğimizi ve yaşamı evetleyebileceğimizi bize anlatmaktır. Kötülük, içgüdülerimizde değil, yanlış ve batıl inançlarımızda, yaşam tarzımızda ve yaşamı anlayış şeklimizdedir. Karamsar Schopenhauer’in aksine iyimser Nietzche hayatın güzel ve yaşanmaya değer olduğu kanısındadır; yapılacak şey, onu yaşanmaya elverişli hale getirmektir.

1868 yılında Nietzsche, kendisi gibi bir Schopenhauer müridi olan Richard Wagner ve eşi Cosima ile tanıştı. Her ikisine de hayran kalacak ve Basel’de yaşadığı süre boyunca sık sık Wagnerlerin Lüzern’deki evlerini ziyaret edecekti. Wagnerler onu en yakın dost çevrelerine katmışlardı; Nietzsche de ilk önemli kitabı olan Tragedya’nın Doğuşu’nu (1872) Richard Wagner’e ithaf edecekti. İlerleyen yıllarda Nietzsche, yaşama sırtını dönen Schopenhauer’den koptuğu gibi, Brahms’ı çekemeyen Wagner’e de açıkça karşı çıkacak, ilkel bir Hristiyanlık miti olan Parsifal’i bestelediğinde, ona düşman kesilecekti. Taptığı şeyleri bir bir yakmak üzere odunları tutuşturmak hep kendi işi olmuştu.

German Composer Late Romanticism

RICHARD WAGNER

German Philosopher

FRIEDRICH NIETZSCHE

Nietzsche’ye göre Yunanlılar, trajedi ve ıstırabı zevke, kötümserliği, de entelektüel bir iyimserliğe dönüştürmeyi başarmışlardı. Ama Sokrates’in bilgiçliği yüzünden Yunanın o parlak günlerinin sonu gelmiş, içgüdüler yadsınmış ve sonunda da ihtiras, yerini ilkel Hristiyanlığa bırakmıştı.

Nietzsche’nin toplum bilimci diliyle yazdığı Tragedya’nın Doğuşu’nu, bir psikolog üslubuyla yazdığı İnsanca, Pek İnsanca (1878) izledi. Kitap, metafizikten ahlaka, dinden cinsel kimliklere Batı uygarlığını eleştiren bir dizi aforizmadan oluşuyordu ve Nietzsche’nin giderek Wagner ile Schopenhauer’den koptuğunu gösteriyordu.

Sağlık durumu giderek bozulan Nietzsche , 1879da geçirdiği ciddi bir kriz sırasında yaşamdan ümidini keserek kız kardeşine vasiyette bulunmuş ve öldüğünde rahip çağırılmamasını, mezarı başında dua edilmesine izin verilmemesini istemişti. Biraz toparlanınca da üniversitedeki görevini bıraktı. Başlangıçta ümitliydi. Hatta Lou Salome’ye aşık olmuş, ama kız, bu pos bıyıklı, delişmen bakışlı adamı yadırgayınca, o da kadınlar aleyhine atıp tutarak inzivaya çekilmişti.

1889 yılında bir arkadaşına yazdığı mektupta Nietzsche, “yolun bir tarafından öteki tarafına geçerken elimdeki kağıda bir şeyler karalıyorum,” demişti, “ama evde, hiç çalışamıyorum. Arkadaşlar, karaladığım şeyleri deşifre etmeye uğraşıyorlar.” Düşünür, ününü biraz da bu tarzdaki yazılarına borçlu oldu. Düşüncelerini aforizmalar halinde daha kolay ifade edebilmiş ve bu tarz da onun, kendine özgü ruh halini daha açık biçimde ortaya koymasını mümkün kılmıştı.

1882 Şen Bilim’in ilk bölümünün yayınlandığı yıl oldu. Schopenhauer ile felsefi, Wagner ile de sosyal bağlarının kopması sonucu Nietzsche giderek yalnızlaşıyordu. Okuyanı yoktu, kitapları satmıyordu. Aynı yıl yazmaya başladığı Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün başına da aynı şey gelecekti. 1885 yılında yayınladığı dördüncü bölüm sadece 40 adet basılacak, Nietzsche de bunları sağa sola dağıtacaktı. Oysa ilerde kendisine büyük ün kazandıracak olan üst-insan ve ebedi dönüşe ilişkin görüşlerini bu yapıtında ortaya atmıştı. Zerdüşt, onun açısından bir kitap değil, bir beste idi. “Belki de tüm Zerdüşt müzik olarak kabul edilmek gerekir” diyordu.

“Yalnız günün aydınlığı, göl, öğle üstü ve sonsuz bir zaman vardı” diye başlayan yapıtta, parlak imgeler eşliğinde romantik bir peygamber konuşuyordu. İp üzerinde yürüyen bir cambaza rastlamış; cambaz ipten düşüp ölünce de onu gömüp yoluna devam etmişti. Yol üstünde Tanrı’dan söz eden bir keşişle karşılaştığında: “Bu doğru olabilir mi? Bu ihtiyar keşiş, Tanrı’nın ölmüş olduğunu bu ormanda duymamış olabilir mi?” diye sormuştu kendine. “Tanrılar olsaydı Tanrı olmamaya nasıl katlanabilirdik?”

“Size yalvarırım sevgili kardeşlerim, toprağa sadık kalınız. Öteki dünyaya dair ümitlerden söz edenlere inanmayınız. Kendileri bilse de bilmese de meczupturlar bunlar.” “Tanrılar öldü, şimdi üst-insanın yaşaması gerek.” “Size üst-insanı öğretiyorum. İnsan aşılacak bir şeydir, onu aşmak için ne yaptınız? İnsanda yüce olan şudur ki, o amaç değil, köprüdür. Ben mahvolmadan yaşamasını bilmeyen insanları severim. Yıldızların ötesindeki bir neden uğruna ölen veya kendilerine eza eden adamları değil, dünyanın bir gün üst-adamın dünyası olabilmesi için bu yeryüzü uğruna kendilerini yok eden insanları severim.”

“Yeniden insanlar arasına dönmek istiyorum, onlar arasında ölmek istiyorum, ölürken en parlak yeteneklerimi onlara bırakmak istiyorum. Ben bunu güneşten, batarken belki de gereğinden fazla zenginleşen güneşten öğrendim. O zaman onun ışıkları altında en yoksul balıkçılar bile altın küreklerle kürek çekerler. Çünkü ben vaktiyle böyle bir şey görmüştüm ve seyrederken gözlerimden sonsuz yaşlar akmıştı.”

En ufak kötümserliğe bile tahammül edemeyen Nietzsche, ölüm korkusunu da yok etmek gayretindedir. İnsanların yaşadıkları hayatı en ince detaylarına kadar tekrar yaşayacaklarını, dünyaya bir kere gelenin tekrar geleceğini ileri sürer. Hayat, der, daimi bir devirdir, dünya belirli elemanlardan yapılmıştır. Mümkün olabilecek bileşimlerin belirli bir sayısı vardır, evrenin hareketi sirkülerdir, sonsuz biçimde tekrarlanmıştır ve tekrarlanacaktır.

Nietzsche felsefesinde en dehşet veren şey, ölüme bile ‘evet’ diyen cömertliktedir. Kendine dair bir diyeceğin var mı? Haydi onu da söyle ve yok ol. Üst-insanın gelişiyle yepyeni bir değerler dizisi yaratılmıştır. Ama Zerduşt’ün söyleyeceği bir sözcük daha vardır. Bu son ‘evet’i de söyleyip öyle ölecektir. Yanındakilere, “bütün bunları bir daha yaşamak ister misiniz?” diye sorar. Son ‘evet’ çığlığı üzerine de sevinçten parçalanarak ölür. Bu son ‘evet’, yapıtın da doruk noktasıdır.

Nietzsche, Zerdüşt’ten sonra daha da yalnız kalmıştı. Yakın dostları Overbeck ve Burckhardt bile kitaptan fazla bir şey anlamadıklarını söylemişlerdi. Oysa bir arkadaşına yazdığı mektupta, “irademin ne yükseklere süzülüp çıktığını göreceksiniz,” demişti, “kitaptaki efsanevi ifadeye kapılmayın. Bütün bu sade ve ender sözcükler arasında en büyük ciddiyetim ve bütün felsefem saklı.”

Böyle Buyurdu Zerdüşt Nietzsche’nin İncili oldu; Şen Bilim, İyi ve Kötünün Ötesinde, Ahlakın Soykütüğü, Wagner Olayı, İdoller Şafağı, Deccal ve Ecce Homo da, bunun yorumları. İnsanca, Pek İnsanca’da 18. Yüzyıl felsefesinin sınırları içinde kaldığı halde, Güç İstenci’nde Avrupa Nihilizmi dediği şeye çatmış, Şafak’ta da Rousseau’ya karşı koymuştu. Rousseau, var olan kötü ahlakın nedenini uygarlığa bağlarken, Nietzsche, mevcut kötü uygarlığın nedenini yürürlükteki ahlaki değerlerde bulmuştu. İyi ve Kötünün Ötesinde, bu değerleri acımasızca eleştirdiği yapıtı oldu. Ecce Homo’da da düşünür, “tarih, Nietzsche’den önce ve Nietzsche’den sonra olmak üzere ikiye ayrılacak”, diyecekti, “bugün benim değildir, yarın da benim değil, fakat öbür gün bana aittir.” 20. Yüzyılın sonunda da haklı çıktı.

Kopenhag Üniversitesinde Nietzsche’nin Aristokratik Radikalizmi, ya da Höffding’in düzelttiği şekliyle, Radikal Aristokrasizmi dersleri verilmeye başladığında, artık iş işten geçmişti. Nietzsche, cinnete karşı son savaşını veriyordu. 1889da ani bir felç geçirdi, sürünerek odasına kadar vardı; Wagner’in karısına “Ariadne, seni seviyorum”, diye bir mektup yazdı. Bazı arkadaşlarına da saçma sapan şeyler karalayarak Mesih ya da Dionisus diye imzaladı. Dostu Overbeck odasına girdiğinde, onu piyano başına geçmiş, Dionisusvari bir coşku içinde, dirseklerini klavyeye vura vura şarkı söyler halde buldu. Bir akıl hastanesine kaldırıldı.

1893’e kadar ona annesi baktı. Kadın öldükten sonra da, kız kardeşi Elizabeth tarafından Weimar’daki eve götürüldü. Yapıtlarını kaba bir antisemitizm ve Nazizm propagandasına yarayacak biçimde derleyip yayınlayarak, ona faşizmin ideologu görümünü kazandıran da Elizabeth oldu. Bir iki şuurlu anı oldu. Bir keresinde ağlayan kız kardeşine “Niçin ağlıyorsun? Mesut değil miyiz?”, diye sormuştu. Bir keresinde de, kendisinin de vaktiyle bazı güzel kitaplar yazmış olduğunu söylemişti.

1900 yılında yanardağ, bir daha alevden imgeler püskürmemek üzere söndü ve geriye, Nietzsche’nin kendi deyimiyle, “yalnız günün aydınlığı, göl, öğle üstü ve sonsuz bir zaman kaldı.”

Friedrich Nietzsche

SON GÜNLERİNDE ABLASI ELIZABETH İLE

Kaos Olarak Evren

Nietzsche, iki bin yıllık Hristiyan değerler sisteminin insanların bireysel yaşamlarında artık hiçbir amaç ve anlamının kalmadığını gören ilk düşünürdür. Batı felsefesinin tüm ana fikir ve değerlerinin metafizikten ibaret olduğunu ve herhangi bir temele dayanmadığını da ortaya koyan o olmuştur. Metafizik, ampirik araştırmalara el vermeyen konuların felsefe tarafından incelenmesidir. ‘Gerçeklik’, ‘uzay ve zamanın doğası’, ‘Tanrı’nın varlığı’ benzeri konuları içerir. Immanul Kant gibi bazı felsefeciler insan aklının, algısal deneyimlerin dışındaki olguları keşfetemeyeceğine inanırlar. Bu konuda Kant ile aynı görüşte olan Nietzsche, gerçeklik hakkında ancak insana özgü sınırlı yollar kullanarak düşünebileceğimize inanır. Buna rağmen pek çok felsefeci, nesnel bilgi ya da hakikat gibi şeyleri aramaktan vazgeçmemiştir. Nietzsche ise, bir fenomenalisttir, yani şeylerin yüzeysel görünüşlerinin ardında yatan, ama erişilemez olan gerçek diye bir şeyin mevcut olmadığını savunur. Alman İdealizminin aşkın gerçeklerinden ve görülemeyen gizemlerden rahatsızlık duyan Nietzsche, şüphecilik, metafizik, fenomenalizm ve pragmatizm karışımı bir düşünce akışına varmıştır. Bu akışı bir felsefi sistem olarak tanımlama olanağı yoktur; çünkü felsefi sistem onun şair mizacına uymadığı gibi, kendisi de sistem inşa etmenin çocukluk olduğuna inanır.

Nietzsche felsefesi metaforik ve ironiktir. Düşünürün yapıtları herhangi bir düşünceyi bilimsel olarak temellendirme gayreti içermezler. Ölümünden sonra kullandığı sözcükler farklı biçimlerde yapı-sökümüne tabi tutulmuş ve yeniden yapılandırılmıştır. Bu süreç boyunda da ortaya, kendilerine Nietzscheci diyen şairler, oyun yazarları, anarşistler, faşistler, varoluşçular ve post-modernler çıkmıştır. Anlaşılan o ki, her çağın farklı bir Nietzsche’si vardır.

Nietzsche, Avrupalıların, Hristiyan değerlerin geçerliliğini yitirdiği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda oldukları ve bu değerlere inanmaya devam edenlerin samimi olmadıkları kanısındadır. Aydınlanma süreci sırasında Hristiyanlığın yerini almaya çalışan bilim ve ilerlemeye tapma inancı gibi inançlar da aynı derecede boşturlar. İnsanlar bunların da boş olduğunu görüp kavradıklarında, ortaya korkunç karamsarlıkta bir nihilizm çıkacaktır. Değerlerin, değer kaybetmesi sonucu artık inanacak hiçbir şey kalmayacağından uygarlık da çökecektir.

Gerilerde kalmış bir Altın Çağa, yani Antik Yunana bakarak Nietzsche, kendi yaşadığı da dahil, Batı uygarlığının tarihsel dönemlerinin değerlendirilebileceğine inanır. Ona göre Yunanlılar, “birer bütündür, tamdır, kendine yeterlidir ve taştan oyulmuş gibidirler. Göreneklerle sınırlamamışlardır kendilerini.” (Yunanlılar Döneminde Felsefe).

Sakın ola yanılmayınız; burada sözü geçen Yunanlılar ünlü üç büyükler olmayıp, Thales, Herakleitos ve Empedokles gibi MÖ 6. Yüzyıl başlarında yaşamış olan pre-sokratik düşünürlerdir. Nietzsche’ye göre onlar, asil, özgür, yaratıcı ve tutkuludurlar. Trajediyi ve ıstırabı zevke; kötümserliği de entelektüel bir iyimserliğe dönüştürmeyi becermişlerdir. Buna karşın daha sonra gelen Atinalılar, bu özelliklere sahip değillerdir. Sokrates, Platon ve Aristoteles mutlak bir ahlaka, ruhun ölümsüzlüğüne, aşkın gerçeklere ve insan aklının gücüne inanmışlardır. Sokrates, eski bir atlet olan öğrencisi Platon’dan bir estetikçi, dramatist ve mantıkçı yaratmış; onun bilgiçliği yüzünden de Yunanın parlak günlerinin sonu gelmiştir. Bu süreç boyunca da, içgüdüler inkar edilmiş, ihtiras yerini ilkel Hristiyanlığa bırakmış, Homeros ve Eshilos’ların yerini Euripides ve benzerleri almıştır.

Raffaello Sanzio Raphael School of Athens 1509

RAFAEL: ATİNA OKULU (1509)

Raffaello Sanzio Raphael School of Athens 1509 Heraclitus

RAFAEL: ATİNA OKULU, HERAKLEİTOS (1509)

Bu şekliyle Atina felsefesi daha büyük bir felaketin, Hristiyanlığın doğuşunun nedenleri arasında yer almıştır. Hristiyanlık, başlangıcında Sokrates’in yer aldığı kendine özgü bir düşünce biçiminin en son ve en habis aşamasıdır. Sokrates ruhun ölümsüzlüğüne ve mutlak gerçeklere inanmayı cesaretlendiren bir düşünürdür. Öğrencisi Platon, iki dünya üzerine kurulu bir felsefe geliştirmiştir. Buna göre içinde bulunduğumuz gündelik nesnel dünyamız, aşkın ve mükemmel bir dünyanın kötü bir suretinden ibarettir. ‘Yüce’ ya da ‘aşkın’ (transendental) gerçek ya da varlıkların olduğuna inanan bu öğreti Kilisenin teolojisiyle harmanlanmış; Hristiyan değerler ve inançlar da çağdaş Batı felsefesini, özellikle de Aydınlanma Felsefesini etkilemişlerdir. Örneğin, Descartes ruhun ölümsüzlüğünü ‘ispat etmiş’; Kant bilinemeyen bir dünyanın var olduğunu ilan etmiştir. Böylece Batılı filozoflar, aşkın dünyalar yaratıp kaçkın fantezilere dalmaya başlamışlardır. Bunun sonucu olarak da metafizik, kendini gösteren dünyanın değerini düşürmüş, bunun yerine de gerçek dünya olma iddiasındaki sanal bir dünyayı koymuştur. Varlık – görünüm, öz – tezahür, gerçek – sahte, ruh – beden gibi bir tarafın olumlu diğerinin olumsuz olduğu zıtlıklarla kurullan metafizik yapı, Nietzsche’ye göre, insan için en büyük tehlikedir ve onu hayattan uzaklaştırır. Bu nedenle Nietzsche’nin Tanrı’ya karşı mücadelesi, özünde düalizme karşı verdiği bir mücadele; kısacası, tüm değerlere yeniden değer kazandırma girişimidir.

Schopenhauer de aşkın felsefelerin saçma olduğunu düşünenlerdendir. Fenomenler dünyasının, yani göründüğü şekliyle gerçekler dünyasının ardında bir gerçek aranıyorsa eğer, o da, kesintisiz güç mücadelesi, ya da ‘istenç’tir. Nietzsche, Schopenhauer’in bu yaklaşımını benimsedi ve her şeyi tayin eden istencin, bir ‘güç istenci’ olduğu sonucuna vardı. Bütün varlıklar, yaratıcı, sağlıklı ve üretken bir çatışma ortamında, yani bir tür kesintisiz mücadele içinde vardırlar. Bu anlamda da “Dünya, güç istencidir, başka hiçbir şey değil.”

Yaşayan tüm arzu sahibi varlıkların arzularını güç bağlamında değerlendiren Nietzsche, bunların bazılarının arzularının tatmin edilmesinin, diğerlerinin arzularını tatmin etmemekten, yani onları dışlamaktan geçtiğini düşünmektedir. Bu bağlamda güç istenci, bütün insani kavramlar, inanışlar ve değerlerin her zaman alternatif olasılıkların bastırılması sonucu ortaya çıktığı anlamına gelir. Bastırılma ise, hep gizlidedir. Kısacası, her türlü ‘bilgi’ ve ‘gerçek’ biçimleri, birbirleriyle mücadele eden fikirlerden galip çıkan tarafın muzaffer biçimde savunduğu görüşlerdir. Nietzsche’nin Güç İstenci kuramının, bazı post-modern düşünürlere, özellikle de Michel Foucault’nun çalışmalarına etkisi büyük olmuştur.

Bundan hareketle Nietzche, perspektivizm öğretisinde, hiçbir zaman ‘olgu’ diye bir şeyin olamayacağını, ancak ‘yorumlardan’ bahsedilebileceğini ileri sürer; çünkü durumlar hakkında pek çok farklı perspektif bulunduğundan hiçbir şey hakkında tek ve yekpare bir hakikat olmayacaktır.

Schopenhauer gibi Nietzsche de radikal bir şüphecidir. Her ikisi de insan bilgisi diye bir şeyin var olmadığı, hakikatin erişilemez, daha da kötüsü, bir mitten ibaret olduğu kanısındadırlar. Nietzsche’ye göre kuramlarımızın uygunluk gösterebileceği hiçbir nesnel gerçek yoktur; çünkü tüm sözde gerçekler daha baştan kuram yüklüdürler.

Bu görüşleriyle Nietzsche, deyim yerinde ise, felsefenin üçyüz yıllık ezberini bozmuştur. Ona dek felsefeciler dünyayı ve tarihi anlamlı, rasyonel ve adil kabul etmişlerdir. Varoluşun bir amacı, bir anlamı vardır, Tanrı tarafından konulmuş bir düzene uyar. Dünyayı kaotik süreçler bütünü olarak gören Nietzsche ile birlikte çöküntüye uğrayacak olan Batı felsefesinin işte bu öncülleridir. Felsefi ve dini dünya görüşleri insanoğlunun kaostan kaçınma isteğinin dışa vurumlarıdır. Ve insanoğlu bu kaotik dünyasının sahte bir kopyası olmadan yaşayamaya cesaret edememektedir.

Dünyayı kaos olarak gören bakış, Nietzsche felsefesinin temel ruh halini yansıtır. Dünyanın bir planı yoktur, o sadece kader tarafından oynanan bir oyundan ibarettir. Düşüncelerimiz daima katı bir mantıksal yapı ve form gerektirir. Oysa gerçekliğin bir formu yoktur, kaosa açıktır. Kaos tehdidi bizi anlam yaratmaya, yani metafizikçi sanatkarlar olmaya zorlar. Varlığımıza bir form/şekil veririz ve hayatta kalmak için buna anlam ve amaç ekleriz. Felsefi sistemler ve dünya görüşleri varlığımızı garanti altına almaya yarayan hayallerden ibarettir.

Nietzsche tutarlı bir bilgi kuramı geliştirmiş değildir. Onun metaforik aforizmalarının gerisinde, oluş halindeki evrenin kesintisiz kaotik hareket ve değişimini dile getiren Herakleitosçu bir arka planın varlığı hissedilir. Bizim dünyevi dünyamız sonsuz ya da temel teşkil eden hiçbir şeyden haberdar değildir. Her şey hareket, zaman ve oluştan ibarettir. Değişmeyen varlık boş bir masaldır. Sözde “gerçek dünya” bir yalandır. “Bilmek, bu kaotik süreçlere kategoriler atfederek, dünyanın bizim için yararlı bir hale gelmesini ve bizlere bir güç ve denetim duygusu vermesini sağlamak” gibi bir anlama gelir.

Caspar David Friedrich Riesengebirge German Romanticism Arts

CASPAR FRIEDRICH: RIESENGEBIRGE ANILARI (1822)

Caspar David Friedrich The Tree of Crows 1822 German Romanticism Arts

CASPAR FRIEDRICH: KARGALAR AĞACI (1822)

İnsanın kendisini aldatma sürecinin baş aktörü ise, dildir Nietzsche’ye göre. Sözcüklerle düşünürken, genellikle onlarla işaret edilen dışımızda bir yerlerdeki varlıkların var olduğunu kabul ederiz. Sözcükler bizler için faydalıdır, çünkü çevremizdeki kaosu ve karmaşayı onlar aracılığıyla basitleştirip dondururuz. Ama başka bir işe yaramazlar. Dil, ‘hakikat’ ve ‘bilgi’ gibi yararlı ama yanılsama yaratan kavramları içerik açısından dolduran bir araçtır. Dilin bunu yapma nedeni, toplumsal varlık olarak insanoğlunun buna gereksinim duymasıdır. Ama, eldeki dil bilgisi, düşüncelerimizin örgütlenişini denetlediği gibi, daha da önemlisi, sahip olabileceğimiz düşünce olanaklarını da belirler.

Dil bu işlevi görüyorsa eğer, bilimsel gerçek için de fazla bir ümit kalmamıştır. Nesnel hakikat olmadığına göre bilimin bunu bize sunabilme olanağı da yoktur. “Bilimi sadece şeylerin mümkün olan en verimli insanileştirilmesi şeklinde değerlendirmek yeterlidir; şeyleri ve şeylerin ardıllarını tarif ederek kendimizi daha iyi tarif etmeyi öğreniriz.” (Şen Bilim)

Nietzsche’nin bilimsel yasalara ilişkin eleştirel yaklaşımı önemli ölçüde David Hume’un çalışmalarına dayanır. Hume, çoğu rasyonalist düşünürün göz kamaştırıcı savlarına büyük kuşkuyla yaklaşmıştı. Ona göre bilimsel yasaların çoğu doğada gözlemlenen düzenliliklere dayanıyordu. Filozof ve bilim adamlarının söz konusu düzenliliklerin ebedi ve zorunlu, hatta Tanrı eliyle düzenlenmiş olduğuna inanmaları çok kolaydı. Fakat bu düzenliliklerin gerçekten de anılan nitelikte olduklarına dair herhangi bir kanıt yoktu elimizde. Hume’a benzer şekilde Nietzsche de, doğal dünyanın akılla düzenlenişine ve keşfedilebilir bir dizi doğa yasasına itaat etmesi fikrine karşı çıkmıştı. Bilim, tarihsel, kültürel ve toplumsal bir fenomen olarak incelendiğinde, tüm bilimsel gerçeklerin er ya da geç değiştiği görülecekti. Çünkü bilimsel yasaların tümü mutlak gerçeklerin ifadesi olmayıp, sadece insani kurgulardı.

“Siz fizikçilerin, mağrur biçimde sözünü ettiğiniz ‘doğanın yasalarla uyumluluğu’ sadece sizin hatalı yorumlarınız ve kötü ‘filolojiniz’ dolayısıyla mümkündür. Şeyler, belirli bir ilkeye göre düzenli bir biçimde gerçekleşiyor değildir, böyle bir şey yoktur. Ayrıca zorunluluk sınırları dahilinde gerçekleşiyor da değillerdir. Ve bütün bilimimiz hala dilin etkisi altındadır.” (İyinin ve Kötünün Ötesinde)

Aydınlanma Avrupasının bilimsel ilerlemeye duyduğu inanç, tehlikeli bir yanılsamadan ibarettir. Bilimsel ilerleme insanların mutluluğuna her zaman katkıda bulunmaz. “Fiziğin, dünyanın sadece bir yorumu ve değerlendirilmesi olup, dünyanın bir açıklaması olmadığının farkına varan belki beş, belki de altı beyin çıkacaktır.” (İyinin ve Kötünün Ötesinde)

Nietzsche’nin perspektivizmi, dünya hakkında olsa olsa eksik yorumlarda bulunabileceğimizi ve mutlak gerçek diye bir şeyin var olmadığını iddia etmektedir. Bilimi, kültürel, sınırlı ve pek insanca bir eylem olarak gören bu bakış, Thomas Kuhn ve Paul Feyerabend gibi pek çok 20. Yüzyıl bilim felsefecisini derinden etkilemiş ve düşünürün beklentilerinin gerçekleşmesini mümkün kılmıştır.

Nietzsche’nin bilim açısından önerdiği çözüm, kendi yanlılığı ve sınırlarının bilincinde olan yeni ve pragmatik bir ‘şen’ bilimdir. Çünkü dünyayı gözleyip elde edilenleri uygarlığın ilerleyişi yararına kullanmak mümkün olsa da, bilimin bir gün bir şekilde mutlak hakikatları keşfedeceğine inanmak boş hayaldir. Modern bilimselcilik, yani körü körüne bilime tapma, dinin yerine geçen sığ bir ikamedir.

Caspar David Friedrich Morning in Riesengebirge 1810 German Romanticism Arts

CASPAR FRIEDRICH: RIESENGEBIRGE’DE SABAH (1811)

Ahlak Felsefesi

Nietzsche’nin ahlak felsefesi, ahlaki olguları psikolojik olarak açıklamayı hedefleyen büyük bir çabadır. Nietzsche çağdaş ahlaki değerlerin soy kütüğünü açığa kavuşturmak amacıyla kapsamlı bir araştırma yapmıştır. Kim olduğumuzu ve hangi değerlere inandığımızı tarih, genellikle farkına varamadığımız yollar kullanarak belirlemektedir. İnsanoğlu özerk ve tarih-dışı bir varlık olduğunu düşünmekten hoşlansa da, aslında karmaşık toplumsal ve siyasal geçmişinin bir ürünüdür. Ahlak kuralları toplum tarafından tesis edilen şeyler olup, sert ceza ve terbiye yöntemleri gibi yollarla güvence altına alınmaktadırlar. Nietzsche’ye göre ahlak bir deli gömleğidir, toplumu yıkıcı güçlere karşı korumak için kullanışlı bir araç. Bu yolda ahlak, ümit ve korkuyu kullanır, en güçlü icatları da cennet ve cehennemdir.

Ahlak, kurallara uymayan her bireyin mutlaka ceza göreceğini bilmesi ve göreceği bu cezadan korkması için bir hatırlama ve unutmama talimidir. Bu bakımından da büyük bir koşullandırma olanağı sunar. Bu koşullandırma bir süre sonra kişisel sorumluluk duygusunun kendiliğinden kabul edilmesine yol açar ve sonunda bu süreç, toplumsal ahlak kurallarını kendi vicdanlarıyla özdeşleştiren, kendi öz denetimlerine sahip ‘egemen’ bireyler yaratır. Bu noktada da bütün insanlar ‘alışıldık, etkileri hesap edilebilir ve tek tip’ bir ahlakı olan toplumun üyeleri haline gelirler. Anlaşılacağı üzere, Nietzsche’nin ahlak açıklaması, psikolojik, antropolojik ve sosyolojik açıdan uç bir natüralizmi sergiler; akla ya da aşkın ve metafizik varlıklara herhangi bir atıfta bulunmaz.

Çağdaş ahlak özü itibariyle Hristiyandır. Nietzsche’nin gözünde Hristiyanlık, Batı metafiziğinin bayağılaştırılması, ‘halk için Platonculuk’tur. Hristiyan ahlak, taba niteliği taşıyan bir halktan (ki bu halkın çoğunluğu köledir) doğup gelmiştir. Bu nedenle Hristiyan değerler kaçınılmaz olarak o çağda geçerli olan toplumsal ve siyasal koşulları yansıtırlar.

Bütün insani değerler şu ya da bu güç mücadelesinin ürünü ve bir grubun kendi değerlerini diğerlerine kabul ettirme çabasının sonucu olduğundan ve Hristiyan değerleri de kaynaklarını kin ve baskıdan aldıklarından, tasarlanmış bir düşmanlığın ürünüdürler. Köleler aciz durumda olmanın yarattığı öfkeyi yeni türden bir ahlakı yaratarak yüceltmişler, bu amaçla tevazu, vicdan, zahitlik gibi kavramları öne çıkarmışlardır. Bu nedenle Hristiyanlık, karamsar ve korkak insanları kendisine çeken ve bu tip insanları yeniden üreten bir sürü ahlakıdır. Bu ahlak, evrimin akışını, yeni ve üstün bir insan türünün doğuşunu engellediği için, tehlikeli bir değerler sistemini temsil eder. Nietzsche’ye göre, Hristiyan ahlakının, ya da başka herhangi bir ahlakın, doğal ya da mistik hiçbir yönü yoktur. O da diğerleri gibi bir ideolojidir ve her ideoloji gibi o da inkara dayanır; bir içgüdüyü bastırmak suretiyle bir inanışı cesaretlendirerek yaratıcı enerjilere engel olur.

Hristiyan ahlakının tükenişiyle Tanrı değerini ve otoritesini kaybettiğinde, başka rehber yıldızlar ararız kendimize: Kant’ın ‘kategorik buyruğu’, Hegel’in mantığı ve tarih anlayışı, bilimin keşfettiğini düşündüğümüz yasaları gibi. Oysa bilimin kendisine safça tapmak da bir süre sonra Hristiyanlığın yerine geçecek laik bir dinden başka bir yere varmaz. Bilimin de sınırları olduğunun farkına varılması, çok derin hayal kırıklıklarına ve karamsar bir nihilizme yol açacaktır. Nihilizm, içsel ya da dışsal hiçbir ahlaki otorite olmadığı kuşkusunun dolaysız bir sonucu olarak ortaya çıkan psikolojik bir durum ve düşünce biçimidir. ‘Amaç’, ‘gerçeklik’, ‘birlik’ gibi kavramların varlığının yorumlanamayacağı anlaşıldığında, değersizlik hissi bir bıçak gibi saplanır sırtımıza. Dünyaya eklemlediğimiz değer yüklü kategoriler terk edildiğinde de, dünya anlamsız görünür.

Günümüzde çağdaş dünyanın içinde bulunduğu durum tam da budur. Ortaya çıkan nihilizm, ideallerin ve değerlerin iflasının kaçınılmaz sonucudur. Değerlerin değer kaybı, sanal doğalarının açığa çıkışı, insanlığı daha önceden hiç yaşamadığı bir boşluğa sürükler. Nietzsche, tarihin dönüm noktasında olduğumuz inancındadır: İnsan, ya hayvani bir barbarlığa sapacak, ya da nihilizmin üstesinden gelecektir.

Yukarıda da sözü edildiği gibi, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te Nietzsche, Tanrı’nın ölümü ve bilimsel dünya görüşlerinin çöküşünden sonra Batı dünyasını yavaş yavaş saracak olan nihilistik ümitsizliğe karşı öne sürdüğü çareyi, üst-insan kavramında açıklığa kavuşturmaya çalışmıştır. Üst-insan, insani dibe çekilişin üstesinden gelerek yüceleşen üstün bir kişiliktir. Sağlam ve sağlıklıdır. Birtakım aşkın gerçekliklere inanmak gibi hatalara düşmeden, sürü ahlakının sınırlamalarından özgürleşmiş bir dünyevi ve duyusal yaşam sürer. İnsanın durumunun saçmalığını kabul edip, kendisi pan-Avrupa toplumunun yaratıcısı olur. Ayakları altındaki zemini oluşturan sağlam kültürü de, metafiziksel değil, sanatsal yaklaşımla örülmüştür. Nietzsche’nin bu idealine en çok yaklaşan kişi de, Goethe’dir.

Üst-insan yeryüzünün amacıdır. İnsan, yaratıkla, üst-insan arasında bir yerlerdedir. Onun değeri ne olduğunda değil, ne olabileceğinde yatar. Üst-insana doğru evrilebilmesi için de, insanca olan, pek insanca olan şeylerden kurtulması gerekir.

Tanrı Öldüyse Eğer

Tanrı öldüyse eğer, mutlak gerçek yoksa ve içinde yaşadığımız dünya absürt ise, kendi kendimizi yaratmaktan başka çaremiz kalmamış demektir. Üst-insan öğretisinin bu sonucu, Martin Heidegger ve Jean Paul Sartre gibi varoluşçu felsefecileri derinden etkileyecektir.

Nietzsche ile birlikte inanç sistemini tepeden tırnağa değiştirmek 20. Yüzyılın en büyük meydan okuması olmuş, bu meydan okumasıyla da Nietzsche, Bernard Shaw, William Butler Yeats, Thomas Mann, Hermann Hesse, André Gide, André Malraux, Albert Camus ve Jean-Paul Sartre gibi düşünür ve yazarların ötesinde, Richard Strauss, Gustav Mahler, Frederick Delius ve Arnold Schönberg gibi bestecileri de etkilemiştir.

Nietzsche, çağının büyük anlatılarının çöküş halinde olduğu görüşündedir. Akıl ve ilerlemeye güven duyan Aydınlanmanın özgürlüğü ve insanın potansiyelini ezip geçen siyasal sistemler yaratması kaçınılmazdır. Akıl ve mantığa, bilime ve onun yasalarına, hakikate ve bilgiye duyulan inanç herhangi bir temelden yoksundur. Hatta, sabit anlamlar içeren bir dille konuşan bilinç sahibi öznelerin varlığı bile şüphelidir.

Tüm bu fikirler oldukça post-modern bir anlayış sergilerler. Bu nedenle de genç Nietzsche, Jacques Derrida, Marcel Foucault, Jean-François Lyotard gibi post-modern düşünürlerin büyük babası sayılabilir. 20. Yüzyılın sonlarına doğru birçok Fransız entelektüel egemen Marksist paradigmadan kurtulmak için gerekli öz güvene Nietzsche’yi yaratıcı biçimde yeniden okuyarak kavuşmuşlardır. Gene pek çok post-modern düşünür, Nietzsche’nin büyük bir öz güvenle öngördüğü Aydınlanma Projesinin nihai çözülüşüne nezaret ettikleri duygusuna kapılmışlardır.

Nietzsche felsefesinde kesin olarak post-modernizme atfedilebilecek en önemli özellik, içerdiği derin şüphecilik ve bunun dil ve anlamdan kaynaklanıyor olmasıdır. Bu nedenle post-modern şüpheciliğe giden en en kestirme yol da dil sorununa eğilmektir. Çağdaş felsefenin en büyük arayışlarından biri, insan icadı olan dilin nasıl anlam ürettiğini, anlamın tam da ne demek olduğunu keşfetmeye yöneliktir. Bu konu ilerde, öykümüzün Bir Post-modern Durum modülünde ele alınacaktır.

DAVID FINCHER (1999): FIGHT CLUB

MARILYN MANSON (2000): THE FIGHT SONG

Latincede ‘hiçlik’ anlamına gelen nihilizm dünyanın, insan varliği açısından, nesnel anlam, somut amaç, kavranabilir gerçek ve/veya temel değerden yoksun olduğu savını ifade eder. Nihilistler genellikle bir yüce varlığın, bir Yaradanın varoluşunun mantıklı bir kanıtının olmadığı, gerçek bir ahlak olgusunun bilinmediği ve laik etiğin imkansızlığı kavramlarını benimserler. Bundan yola çıkarak hayatın bir gerçeği yoktur ve hiçbir davranış ve duruş bir diğerinden üstün değildir.

Hiçlik arzusunun en çarpıcı örnekleri ise, güzel sanatlarda Dadaizm akımı, müzikte Punk Rock, sinemada da Coen Kardeşlerin The Big Lebowski, David Fincher’in Fight Club ve Stanley Kubrick’in Full Metal Jacket filimleridir.

Dostoyevskivari “sevgili okur” diye seslenerek bitirelim bu bölümü; acaba siz de benim gibi, her vesileyle dinsel imanın sergilendiği, onurluluğun, dik durmanın, paylaşmanın ve iyiliğin yüceltildiği, ama aynı zamanda da her türlü ahlaksızlığın kol gezdiği bu tanrısız ve anlamsız dünyada sırtınızda nihilizmin bıçağıyla mı dolaşıyorsunuz? Yanıtınız “evet” ise eğer ve üst-insana evrilme yönünde arzunuz da yoksa, uzanıp nihilizmin keyfini çıkarmaktan başka çaremiz kalmadı demektir. O halde gelin, bir Marilyn Manson dinleyelim şerefe!

Nothing suffocates you more than
the passion of everyday human events
and isolation is the oxygen mask
you make your children breath in to survive
and I’m not a slave to a god that doesn’t exist
and I’m not a slave to a world that doesn’t give a shit
and when we were good, you just close your eyes
…so now we are bad…we’ll scar your mind
You’ll never grow up to be a big rock star
Celebrated victim of your fame
We’ll just cut our wrists like cheap coupons
and say that death is on sale today
and when we were good, you just close your eyes
…so now we are bad…we’ll scar your mind
and I’m not a slave to a god that doesn’t exist
and I’m not a slave to a world that doesn’t give a shit
The death of one is a tragedy
The death of a million is just a statistic
and I’m not a slave to a god that doesn’t exist
and I’m not a slave to a world that doesn’t give a shit.